Aslında herzaman söylerim herşey kader kısmet diye, bazı şeylere üzülmemeyi öğrendim, hatta Allah'ım bana bunu uygun görmüş demeyi bildim. Eğer ki insan bir başkasını kırıyor, üzüyorsa aslında şükretmek gerekiyor ve hatta o insana dua etmek gerekiyor. Çünkü kırıp incitebiliyor, hakaret edebiliyor, dedikodu yapabiliyorsa insan olduğunun farkında değildir.
Aslında anlatacak çok şey var ama...
Cemalnur Sargut'un aşağıdaki yazısında bahsettiği gibi;
http://cemalnur.org/content/view/56/25/lang,tr/
İnsan, hem İncil’de;“Tanrı’nın eliyle ve ona benzer şekilde şekillendirilerek yaratılmıştır ve O’na geri dönecektir. (Romalılara Mektup 8, 19-25)” hem Kitab-ı Mukaddes’te “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin Bab 1)” hem de Kur’an da “Biz insanı en güzel surette yarattık” (Tin, Ayet 4) şeklinde ifade edilmiştir.İşte bu kitapların iç manalarını bize öğretip yaşanır hale getiren tasavvuf, insanın Allah’ın manasının özü olduğunu ve Allah’ın alemleri yaratış sebebinin de kendi özünü aşikar etmek olduğunu açıklar. O halde insan yani Adem, her şeyin sahibinin dünyadaki tecellisidir. Dünyaya gelişinden itibaren her beşer, gerçek insan yani Adem olmak yolunda mücadele verir.Allah’ın her yarattığı insanda isim ve sıfatları, yani hakkı vardır. İnsan kendi özü ile karşılaşma yolunda Allah’ın hakkını Allah’a teslim etme mücadelesini verir. Yani insan denen varlık yaratıcı kudretin özünü taşıma şerefine sahiptir. Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir. (Ahzab, 72) . Ama insan, kendinde taşıdığı bu emanetten haberdar ise insan olur.
Eserden sahibine geçmek insanın hiç bitip tükenmeyen arzu ve isteklerinin gerçek hedefine dönmesini sağlar. Yani insan, yok olmaya mahkum olanın değil daima var olacak olanın peşinde koşar. Yaptığı her şeyi Allah için yapar, baktığı her şeyde Allah’ı görür. O zaman kırmak ve kırılmaktan vazgeçer. İşte İslâm tasavvufunun özü budur. Kırmamak ve kırılmamak. Çünkü kişi kıracağı kalbin Allah’ın mekanı olduğunu idrak etmişse kelimelerini ona göre seçer, başkasının kendisine yönelen hareketinin bu başkasından değil de Allah’tan geldiğini idrak ediyorsa “Güzel sevgilim benim için bu kişiyi aracı kullandı ve beni uyardı” der. Vasıtayı görmez, muamelesi Allah’ladır. Bu bakış açısı insanı tolere etmeye karşı silahlandırıp, yani zorlamalı affı değil kendiliğinden kabulü getirir.
Hoşgörü sözlüklerde her şeyi anlayışla karşılamak, olabildiği kadar hoş görme hali şeklinde tarif edilir. İfade gücü bakımından müsamaha ve tolerans kelimelerinden daha ileridir. Çünkü müsamaha ve toleransta görmezlikten gelmek ve katlanmak, tahammül etmek gibi manalar vardır. Hoşgörüde ise bunları aşarak düpedüz hoş görmek, hoşnud olmak, iyi bulmak söz konusudur. Tasavvuf terimleri içinde sabır ve rıza kavramları yer alır. Sabır, katlanmak şikayet etmemek demektir. Rıza ise, seve seve kabullenmek, hoş görmek demektir. Kişi sevdiğinin kendisini azarlaması ile sevdiğine olan saygısını kaybetmez, bilakis onun için Allah’ın biri vasıtası ile ona ulaşması pozitif de negatif de olsa sevgilinin selamı gibidir. Böyle bakınca herkes ve her şey sevgilidir vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder